Rss Feed

Umut Karacaoğlu

n'apsaydım, banka mı soysaydım?

kendi kendini tatmin. (1)

Ocak 10th, 2010 by , under Hepsini Biliyorum, s.u. (68) - cinsel külliyat. 10 Comments

“mastürbasyon seks için neyse, felsefe de gerçek hayat için odur.”

- karl marks -

malum ülkemizde bu konularda kamuoyu araştırması yapmak bir kaç şanslı erkeğin kişisel çabalarına bağlı.. bu yüzden yabancı ve fıstık gibi kaynaklardan aldığımız bilgilerle idare ediyoruz.*

öncelikle, bu konuda kızlarla erkekler birbirlerinden çok farklıdır. (hangi konuda farklı değiller tabi, o da ayrı) 15 yaş civarında kızların %25 i  (3/12) boşalma noktasına varıncaya dek kendini tatmin etmişken bu oran erkeklerde: %100 (13/13) dür..  esasında kadınların %60 ı kendini tatmin eder ama bunların çoğu ilerleyen yaşlarda olur.

erkek çocukların çoğu mastürbasyonu arkadaşlarından duyarak öğrenir, kızlar ise genellikle kendileri keşfederler bu derin dehlizleri.. tuhaf ama uzun süre kendi kendini tatmin etmiş ama hala ne yaptığının tam olarak  farkında olmayan kızlar da vardır.

bu arkadaşları masaların kanepelerin köşelerine dayarken görebilirsiniz..

kadınların klitorisi erkeğin penisinden farklı değildir. bu nedenle herhangi bir kızın klitorisi veya onun etrafındaki dudakları ovalayarak kendi kendilerini tatmin etmeleri şaşılacak bir durum da değildir. (ege, bir yunan gölü değildir; ege, bir türk gölü de değildir.. çünkü ege bir göl değildir. – süleyman demirel)

bu yöntemde genel olarak kadın; parmağını, bir kaç parmağını veya elini yumuşakça ve ritmik olarak bu kısım üzerinde gezdirir, bazen bastırır ve orgazma doğru basınç git gide artar.. topuğunu veya başka bir nesneyi de kullanabilir. (kullanabilir derken, ben kızmam yani.. takılsınlar..) bazı kadınlar çok hafif bir temasın yeterli olduğunu hissederken, diğer bir kısmı ise iki elle bastırmak ihtiyacını bile hissedebilirler..

bu şekilde kendi kendini tatmin genellikle sırt üstü yatarken veya otururken olur.

kadınların %10 u (67/670), bacaklarını birbirlerinin üstüne atarlar, böylece cinsel uzuvların üstünde devamlı ve ritmik bir basınç elde edilir. (burada aslında geniş bir totem/tabu- frued ve semavi dinlerde adab; adab-ı muaşeret ve bacak bacak üstüne atarak oturma parantezi açmak gerekir ama yerimiz dar..)


daha az sayıda kadın kas geliştirmeyi öğrenir. bunu yapabilmenin bir yolu, yüz üstü yatıp, kaba etleri (popo) ritmik olarak ileri ve birbirlerine doğru hareket ettirmektir. bu durumda genelde kız kişisi önünü yatak veya yastığa bastırır.. ancak, doyum cinsel cinsel uzva (kuku) yapılan temas yüzünden değil, cinsel birleşmedeki hareketlerin doğurduğu kas gerilimine banzer gerilimlerin meydana gelmesinden olur. yoksa her yastığı alan.. ohoo..

kas gerilimini doğuran diğer yöntemlerin içinde; direğe veya ipe tırmanmak (?) veya paralelde (bir jimnastik aleti) kendini çene hizasına çekmek de sayılabilir. tıpkı şimdi saydığım gibi..

kadınların %50′si (her iki kadından güzel olan biri) göğüslerinin cinsel bakımdan çok hassas olduğunu erken yaşta keşfeder.. her on kadından biri, bi’ de bizim mahalleden (batı-bostancı) bir iki kişi daha, eli klitorisini uyarırken, diğer eli ile de göğsünü uyarır.. sadece göğsüyle (meme) oynayarak orgazma erişebilen kız sayısı çok azdır..

ama arayan belasını da bulur mevlasını da. (buradaki mevla, ilahi bir içerik taşımamaktadır.)


vajinaya bir şey sokarak tatmin olanların sayısı %25 tir. fakat pek azı bunu sürekli olarak yapar.

sokulan ise genellikle bir parmak olur. bunu yaparken elini ön kısmın üstüne koymanın belli bir nedeni vardır. böylece hem klitoris hem de küçük dudaklar (labya minör) aynı zamanda uyarılmış olur.

son olarak, kukuyu masa köşesine dayamak, başka yerlere sürtmek, klitorisin üzerinden su dökmek, vibratör kullanmak, anüs veya idrar yoluna alet-edevat sokmak gibi çok fantastik yöntemler de vardır.

ve işte asıl önemli olan kısma geliyoruz.. tarih boyunca erkek ve kadın düalistliği farklı temeller üzerine kuruldu hep. farklılık çok değişik alanlarda aranmış ve belki bulunmuştur.. ama asıl parlayan düşünce bence şu:

“kızların %4 ü yalnızca hayal güçleri ile doyuma ulaşabilirler, ama bu oran erkeklerde binde birden daha azdır..”

-

bu noktada şunu ayrıntılı şekilde tartışmak gerekir belki de;  freudyen yaklaşımda sanat ve yaratıcı süreçlerin dinamosu bu seksüel zenginlik, libido ve hatta  hayal gücü erkeklerin bunca ötesinde olan kadınların; sanattaki yeri neden çok kısıtlıdır? kısıtlıdır derken özellikle tek kişilik bir yaratım süreci olan edebiyatta mesela, üç beş tane “klasik mertebesinde eser üretebilmiş kadın”ın dışında pek de bir numara yoktur. ee neden? bunun sebebi yalnızca cinsiyetçi ayrımcılık olabilir mi?

*

bu tatmin sürecinin meyvesi orgazmdır doğal olarak..

detaylı bilgi için bkz: kadın orgazmı.

*

not: makaledeki istatistiklerin menşei amerika, araştırma sahibi pomeroy, yılı 1993′tür.

Tags: , , , , , , ,

1 Tweet

10 Comments

sutlukahve  on Ocak 10th, 2010

güzel ve bilgilendirici bir yazı olmuş. kendi cinsel keşif sürecim geçti gözümün önünden.

gökçen  on Ocak 10th, 2010

ütü, yemek, temizlik deyip geçmemek lazım. çoğu kadın, bu rollere girdiğinde yapacağı/yapmak istediği diğer bir çok şeyi ertelemek ya da unutmak durumunda kalmıştır.

ki “kadın” olma etiketini de en başa alırsak, koskoca sosyal tarihi, gelişimi benden iyi bilirsiniz. kadına biçilmiş kaftanın sınırları bellidir. sanat ya da bilim alanında bir yerlere gelebilmiş, ismini ve işlerini duyurabilmiş kadınların sayıca az oluşu, bu kaftanı omuzlarından sıyırıp atabilme yetisiyle doğru orantılıdır.

ya nörolojik ya da psikolojik nedenlerle diğer eş-anne-lanetli yaratık-ev kadını-kız evlat-namusumuzun timsali vb. yükleri üstlenememiş olanlar ya da cesaret ringinde ben de varım diyebilenlerdir ismi duyulanlar, üretebilenler.

plath, özlü, marmara, kahlo örnekleri verilebilir.

şimdinin sanat öğrencisi, sanat üreticisi genç kadınları evlendiklerinde ya da bir evin yükünü üstlendiklerinde, bu yeteneklerini ve de hayal güçlerini cicili bicili kavanoz kapakları yapmakta kullanıyorlar ne yazık ki. ha ya da mutfak önlüğü, perde kenarı, şu, bu…

en fazla, çocuklarına “desen”, “beste” gibi isimler koyuyorlar.

şu oluyor, bu oluyor.

s.u. (68)  on Ocak 10th, 2010

sütlükahve; teşekkür ederim. ekleyeceğin yaşanmış detaylar, şaşırtıcı gelişmeler veya psikolojik süreçler varsa memnuniyetle okurum.

gökçen; söylediklerine tamamen katılıyorum; ama bu sosyal roller ve kadının tanımının gelişimi tarihsel olarak arka arkaya konduğunda bana sanki erkeğe özellikle bu konuda rakip olabilirmiş gibi geliyor. toplumsal rollerin etkisi her iki taraf için de; “sanat” söz konusu olduğunda oldukça zorlayıcı. üstüne, günümüzün modern veya post-modern yaşamında bile oldukça ezici bir rol olan “ev geçindirme, mali kaynak yaratma ve sürdürme” gibi roller biçilen ‘erkek’ de sanat yapma işini büyük bir rahatlık veya destekle sürdürüyor değil. illa ki belli fedakarlıklar yapıyor, istisnalar dışında “boş bir işle” uğraştığı için büyük bir toplum baskısına göğüs geriyor.

yayımlama ve yayma kısmındaki sansür, cinsel ayrım veya kısırlık bahanesi bana çok makul geliyor. yani kadınların sanattaki yeri bu noktada tıkanıyor olabilir. (gelişmiş ülkeler için bu çok küçük bir taştır muhtemelen) ama bu da aradaki uçurumu açıklayabilecek boyutta bir etken değil sanki. üstelik yaratım sürecindeki kısırlığı da pek açıklayamıyor.

belki de genel olarak çok yüzeysel yaklaşıyorum olaya, emin değilim; ama kadının rollerinde sanat nasıl bulunmuyorsa, erkeğin rollerinde de o derece bulundurmuyor aslında. ve para kazandırdığı sürece ikisi için de hemen hemen aynı derecede meşru.

not: bu yazdıklarıma tekrar bakınca sanki kadınların dna’sında yok bu işler der gibi olmuşum. kesinlikle öyle düşünmüyorum. onu da belirteyim. aksine hayal güçlerinin erkeklerden daha zengin ve daha şaşırtıcı olduğuna inanıyorum, her geçen gün bu inancımı destekleyecek örneklerle de karşılaşıyorum.

gökçen  on Ocak 10th, 2010

erkeğin de toplumsal rollerini düşündüğümüzde şu sonuca varmıyor muyuz o halde? sanat, belirli bir zümrenin işidir. yani ekonomik anlamda yeterli kaynaklara sahip, yaşama uğraşı denilen meselede salt varlık nedenleri ile boğuşmakta olan, bunları sorgulayan ve üretebilen kesim; sanat,düşünce, bilim alanlarında ortaya bir şeyleri “ancak” koyabiliyor.

bu noktada bir diğer gönderimde değinmediğim meseleyi belirtmen iyi olmuş.
yayımlama ve yayma kısmındaki sansür ya da cinsiyetçilik. kadın, bir çok nedenle, iş dünyasındaki yerini bile zar zor alabilmişken -ki bu da tartışılır- bir de ürettiklerini ortaya dökme kısmında bir takım baskılar hissediyor, hissetmiştir. misal günlükleri ele alalım. bir çok yazarın, şairin, ressamın günlükleri ya da mektupları sonradan ortaya çıkmıştır. bunların arasında da kadının yeri çok fazla değil.
oysa bilinen en somut şeylerden biri, elimde bir istatistik yok fakat gözlemlerime dayanarak söylüyorum, cins-i latif’in günlük yazma konusunda erkeklerden geri kalır yanı yok(bu da öğretilen-belirlenen bir şey gerçi) ve fakat bu günlükler gizlidir. gizliliğin gücüne inanarak yazar ha yazar. iş bu yazılanların ifşa edilmesine geldiğindeyse tutucu davranır. öyle öğrenmiştir. ona öğretilen budur.

kırık olup bir çok çevreyi karşına alabilme cesareti olacak insanın. sanat, normlarla ifade edilebilir bir şey değil çünkü. biraz da sınırdakilerin işi.

bir de kolleksiyonerler ve de sanat koruyucuları meselesi var. bugüne dek neden kadın üretiminin çok fazla su yüzüne çıkmadığını sorgulayacaksak, bu zümrelerin de bakış açılarını incelemek gerekecektir.

yazdıklarından kadınların üretimini hafife aldığın gibi bir sonuç çıkmıyordu zaten. hayal gücü- üretim(ya da bunun açığa çıkması) zıtlığınını sorgulamışsın, gayet de iyi yapmışsın.

sadece konudan bağladığın sonuç kısmında benim bu noktaya takılmam da algıda keyfekedercilik olarak düşünülebilir. yoksa metnin diğer kısımları için de bir şeyler söylemek lazım belki de.

felix  on Ocak 11th, 2010

“algıda keyfekedercilik” değil bence. ben de okuduğumda nasıl yani dedim. “hayal gücü erkeklerin bunca ötesinde olan kadınların; sanattaki yeri neden çok kısıtlıdır?” bu soruyu gerçekten mi soruyorsunuz? neden daha az kadın doktor varsa o yüzden başka bir sebebi yok bunun. sanat özelinde fazlası vardır eksiği yoktur. ayrıca şu da var ki sinemada da kadın yönetmen az görünür erkeklere göre, oysa kadın yönetmen az falan değil. dünyada o kadar çok kadın filmleri festivali var ki, kadınlar film çekmiyorlarsa nerden buluyorlar bu filmleri? sen ben bilmiyoruz diye bazı şeyler için neden az/yok diyemeyiz.

s.u. (68)  on Ocak 11th, 2010

gökçen; estağfurullah keyfekeder değil aksine ben de sadece kendi gözlemlerimle bir şeyleri anlamaya çalışıyorum, onun için en azından bana faydası oluyor söylenenlerin. başka bir konuya geçmiş gibi olacak ama sanat belli bir rahatlığa sahip olan zümrenin uğraşı olsa dahi, kendisi rahatlıkla yapıldığında, pek lezzet vermeyeceğini anlatmaya çalışıyor sanki. bi’ orhan pamuk’a bakıyorum bi’ kafka’ya.. garip geliyor bana duruşları. ikisi de erkek gene. şit..

felix; ben kadın yönetmen az demedim ki zaten, yerleri neden kısıtlı dedim. yoksa her işkolunda çalışan, üreten kadın vardır. ben neden doğru düzgün klasik yaratabilmiş kadın yazarlar yok (bir iki tane dışında) neden oscar kazanabilmiş kadın yönetmen yok gibi bir şeyi anlamaya çalışıyorum. he oscar çok muhafazakar ödül zaten de başka bir şey olsun. sinema tarihinde büyük yeri olan bir film olsun mesela. kadın bakışını en iyi yansıttığı söylenen filmler bile ne olursa olsun erkek süzgeciyle bakan almodovar’ın. bunu anlamaya çalışıyorum.

belki de cevabı biraz da “ıssız adam” gibi filmlerde bu sinemayla ilgili olan kısmın. hayatımda izlediğim kadını aşağılama ve aciz görme açısından en başarılı film ama binlerce kadın hayranı var; “ıssız adam” gibi bir sevgili peşinde olan bir sürü kadın var. bu kadınların bir şey yarattıkları zaman, özgün ve demokrat bir bakış açısı sergileyebileceklerine inanmıyorum. he ayrıca büyük baskı, engelleme ve taciz vardır illa ki; hama hangisi hengisinin öncülüdür, ben bilmiyorum.

hani, bilirsin kant aydınlanma için “insanın kendi kendini düşürdüğü ergin olmama durumundan kurtarması” der. elbette kadınların erk mücadelesinde yenik düşmesi, onları suçlamak için bize bir zemin hazırlamaz; ama ayağa kalkmamaları konusunda da biraz kendilerini suçlamalılar.

gene binlerce kendi kimliğini ve haklarını sindirebilmiş kadın vardır muhtemelen; onların ürünlerini görmek isterim. neden göremiyorum anlamak isterim, he diyorsan ki görememek senin suçun, doğru yerlere bakmıyorsun, o zaman kötek isterim.

konuyu çok dağıttım sanırım ama en azından daha kapsamlı düşünmemi sağladınız için teşekkür ederim.

gökçen  on Ocak 11th, 2010

konu dağılsın, eğer senin için bir sakıncası yoksa okuyucun da aynı şekilde düşünüp tartışmaktan rahatsız olmayacaktır.

bir de sanırım ufak bir hatamız var konuyu tartışırken. aslında hata da değil de söylemek istediklerini bir an evvel yazıya dökerken insan, atlayabiliyor kimi yerleri.
misal, bu sorunu tartışırken, geniş açı ele alıyoruz. daha evvel de dediğim gibi çok kollu olmasına rağmen dönemlere ayırmak gerekiyor sanırım. eskiden nasıldı? şimdi nasıl? eski derken dönem dönem yine bölünebilir.

kafka örneğinde, o dönemin dinamikleri nelerdi(nazizim, salgınlar, ekonomi vb., bu dönemde kadın ve erkeklerin toplumdaki yeri neydi, roller nasıldı, şu bu düşünülmeli. basit tabirle acı-sanat ilişkisi.

pamuk örneğinde, benim ilk anlatmak istediğim, belirli bir zümreden kastettiğim noktayı görüyoruz. içerik tartışılır elbette, birini diğeri ile kıyaslamak yerine, pamuk’u kendi döneminin içinde, kafka’yı kendi döneminin içinde düşünmeli sanırım. pamuk döneminde, sen-ben-bizim oğlan neden üretemiyor ya da ürettiklerini yayımlayamıyor? ilk söylemek istediğim buydu. kafka’nın da uyanık arkadaşı olmasaydı zaten kendisini tanımıyor olacaktık, ayrı mesele.

pamuk dönemi için de “acı-sanat” yerine “oh babamın bavulu-sanat” ya da “odam var dört sene de çıkmasam ekmeğim suyum kesilmez-sanat” var ortada.

kadın filmleri meselesine gelince. bu başka bir konu. kadın filmleri diyerek kendi yaptıkları cinsiyetçiliği ayırt edişim bir kaç sene evveli bulur. desteklerken içime sinmeyen bir şeyler olmuştu hep. şimdi daha netim bu konuda. bu birincisi…

ikincisi ise nasıl ki o festivallerden herkesin haberi olmuyorsa ülkede ya da dünyada çekilen tonla kısa filmden ve belgeselden de kimsenin haberi olmuyor malesef. buradaki sorun bambaşka bir sorun bence. tonla kavramsal sanat etkinliği oluyor, bunlardan da kimsenin haberi olmuyor. şu bu.

sorunu ilk ele alışım, bugüne dek olan kısımdı. daha önceki dönemlerde kadın; vinç operatörü olma şansını(şans?) elde edememiş, erkekler ile birçok mecrada birlikte çalışma imkanını bulamamıştır. bugünse aynı meslek alanlarında iş gücü olarak yerini bir şekilde( bu nokta sıkıntılı) alabiliyor olmalarından yola çıkarsak, yani devrin değiştiğini “varsayarsak” söylediğin noktaya geliyoruz. ataletten sıyrılmanın yolları aranmalı. daha cesur olmalı.

ama nasıl yapmalı? ya da yapmalı mı? sanat ölmüş müdür? benim kafamı kurcalayan mesele asıl budur.

felix  on Ocak 11th, 2010

maalesef ne okuyacak ne de yazacak vaktim var. üstelik düşünecek bir kafam da yok artık. tek düşünmem gereken işim. neyse konumuz bunla alakalı değil tabi ama ben hala soruyu da anlayabilmiş değilim.
“ben neden doğru düzgün klasik yaratabilmiş kadın yazarlar yok (bir iki tane dışında) neden oscar kazanabilmiş kadın yönetmen yok gibi bir şeyi anlamaya çalışıyorum.” oscar’a takılmayalım ama ilerleyen cümlelerde diyorsun hani ben mi bilmiyorum diye. var ve sen bilmiyorsun diyorum ben de. bu durumda neden bilmediğini mi merak ediyorsun neden popüler olmadığını mı? bu şunun gibi bi durum aslında erkek egemen bir bilim anlayışı o taptığımız bilim araştırmalarını erkeklerin işine yarar sonuçlar verecek şekilde yapar. bunun için illa ki kötü niyetli olmaya gerek yok. o bahsettiğimiz ıssız adama bayılan kadınlar da bu durumu içselleştirdiği için kolay kolay sıyrılıp atamazlar. bana niye bu durumu anlaması bu kadar kolay geliyor bilmiyorum ama doğduğundan beri etrafta iyi, güzel, çekici olan her ne varsa bunu erkeklikle ilişkilendiren bir ortamda büyüyünce illa ki erkek seversin/ona özenirsin. erkek fatmayı iltifat olarak kabul edersin.
fazla özenmeden çalakalem yazdığım için özür diliyorum kıymet vermediğimden ya da kendi lafımı sayıp gitmek istediğimden değil bir yandan iş yetiştirmem gerekirken diğer yandan böylesi bi konuyu gerçekten konuşmak istememden rahat duramadım.
son olarak da “kadın filmleri diyerek kendi yaptıkları cinsiyetçiliği” mevzusunu pek bi merak ettim. cinsiyetçilik derken? kadını yüceltip erkeği ezmekten mi söz ediyoruz? öyleyse o filmlerde “erkek” nasıl tanımlanıyor ki? cinsiyetçilik kadın filmi de olsa kabul edilecek bir şey değil bence de ama bir kadın filmini de cinsiyetçilik var diye eleştiren hiç görmedim.

gökçen  on Ocak 12th, 2010

“kadın filmleri” olacaktı. tırnak içine almayı unutmuşum. etiket meselesi. erkeğin ezilmesi, kadının yüceltilmesi durumu değil ya da filmlerin içeriğine hiç girmedim bile.

etiketi bu şekilde koymak da bir ayrım yaratır. dediğim budur.

pek bir merak ettiğiniz konuyu daha detaylı olarak, vaktiniz ve de vaktim uygun olduğunda buradan tartışabiliriz dilerseniz.

tuğba  on Şubat 1st, 2014

ben kendimi tatmin ediyorum hamile kalırmıyım ?

Leave a Comment

Additional comments powered by BackType